Bir buluşma masasında, bir kahve sohbetinde, bir bayram yemeğinde kulak kabartın. Hikâyeler birbirini kovalar: “İstanbul’dan Bodrum’a molasız gittim, hiç durmadım.” “Hiç uyumadan bin beş yüz kilometre yol yaptım.” “Cezayı yazdılar ama tanıdık çıktı, sildirdik.” “O faturayı ben hiç ödemedim, adamını bulduk.”
Bu cümlelerin ortak bir özelliği var: Hepsi bir kural ihlalinin, hatta bazıları düpedüz bir suçun itirafı. Ve hiçbirinde utanç yok. Tam tersine; anlatanın sesinde gurur, dinleyenin gözünde hayranlık var. Başka toplumlarda fısıltıyla, mahcubiyetle, belki bir avukat eşliğinde konuşulacak şeyler, bizde sofranın en renkli hikâyeleri.
Sormamız gereken soru şu: Kural çiğnemek bu ülkede ne zaman ve neden bir övünç meselesi hâline geldi?
Kuralın Bizim Olmadığı Yer
Sosyal bilimlerin bize öğrettiği temel bir ayrım var: Bir toplumda kurala uyulmasını sağlayan şey cezanın büyüklüğü değil, kuralın meşruiyetidir. İnsanlar, kendilerinin de ortağı olduğunu hissettikleri kurallara ceza korkusu olmadan uyarlar; kendilerine dayatıldığını düşündükleri kuralları ise ilk fırsatta delerler.
Kuzey Avrupa’da trafik kuralı ya da vergi, vatandaşların birbirine verdiği bir söz gibi algılanır. İsveçli bir sürücü uykusuz bin kilometre yaptığını anlatmaz; çünkü bu onu dayanıklı değil, komşusunun hayatını hiçe sayan biri olarak gösterir. Japonya’da başkasına zahmet vermek başlı başına utançtır; kural ihlali, topluma karşı işlenmiş bir ayıptır. Bu toplumlarda kuralı çiğneyen kişi sistemi değil, yanındaki insanı aldatmış sayılır.
Bizde ise denklem tersine kurulmuş. Kural, çoğu zaman toplumun kendi sözleşmesi olarak değil, yukarıdan gelen bir dayatma olarak algılanır. Devletle vatandaş arasındaki tarihsel mesafede, kuralı atlatmak ahlaki bir mesele olmaktan çıkar; sistemle girilmiş bir mücadelede kazanılmış küçük bir zafere dönüşür. “Radara yakalanmadan geldim”, “vergiden yırttım”, “cezayı sildirdim” cümlelerindeki gurur aynı kaynaktan beslenir: Kaybeden sistem, kazanan benim. İhlal, güçlüye karşı zayıfın zekâ gösterisi gibi anlatılır. Oysa bedelini ödeyen hiçbir zaman “sistem” değil, yoldaki başka bir aile, vergisini ödeyen başka bir esnaf, sıradaki başka bir vatandaştır.
Açıkgözlük: Milli Erdemimiz mi, Milli Hastalığımız mı?
Bu kültürün ikinci ayağı, kurnazlığa atfettiğimiz değerdir. Bizim gündelik dilimizde “açıkgöz” olmak bir iltifattır; “saf” olmak ise neredeyse bir kusur. Kuyruğa girmeden işini halleden, boşluğu bulan, sistemin açığından sızan kişi “işini bilen adam”dır. Kurala harfiyen uyan kişiye ise gizli bir küçümsemeyle bakılır: “Enayi misin kardeşim, herkes yapıyor.”
Bu “herkes yapıyor” cümlesi, meselenin kalbidir. Sosyal normlar teorisi der ki, insanlar davranışlarını yasaya göre değil, çevrelerinde gördükleri ve duydukları davranışa göre ayarlar. Herkesin ihlalle övündüğü bir ortamda, kurala uymak kişiyi ahlaklı değil, yalnız hissettirir. Böylece döngü kendini besler: İhlal anlatılır, anlatıldıkça normalleşir, normalleştikçe yenisi eklenir. Sosyal medya bu döngüye jet yakıtı olmuştur; eskiden sofrada kalan hikâyeler bugün kayda alınıp yayınlanmakta, binlerce beğeniyle ödüllendirilmektedir.
Seçici Adaletin Yetiştirdiği Sinizm
Üçüncü ayak, yaptırımın tutarsızlığıdır. İnsanlar cezanın büyüklüğünden çok kesinliğine bakar. İhlalin bazen cezalandırıldığı, bazen görmezden gelindiği, bazen de “tanıdıkla” çözüldüğü bir düzende, kural bir ilke olmaktan çıkıp bir piyangoya döner. Daha yıkıcısı şudur: Cezadan kurtulmanın kendisi ayrı bir övünç malzemesi olur. “Ceza yedim” hikâyesi bile “ama sildirdim” ile taçlanır. Adaletin seçici işlediğine inanan vatandaş, kurala uymayı erdem değil, saflık olarak kodlar. Bu noktada mesele bireysel ahlakın değil, kurumsal güvenin meselesidir: İnsanlar, herkese eşit uygulandığına inanmadıkları kurala gönüllü uymazlar.
Bedelin En Ağır Ödendiği Yer: Trafik
Bu kültürün en kanlı faturası trafikte kesilir. Vergi kaçıran belki hazineyi zarara uğratır; ama “molasız gittim” diye övünen sürücü, doğrudan insan hayatıyla kumar oynar. Bilim bu konuda nettir: Uzun süre uykusuz, yorgun kalan sürücünün refleksleri alkollü sürücü seviyesine iner ve yüz kilometre hızla giden bir araç, üç saniyelik bir dalgınlıkta yaklaşık doksan metreyi sürücüsüz kat eder. Buna rağmen bizim anlatı dünyamızda molasız yol yapmak dayanıklılık, hız yapmak ustalık, kural tanımamak delikanlılıktır. Her yıl binlerce insanımızı toprağa verdiğimiz hâlde, bu ölümlerin kültürel altyapısını konuşmayız; kaza haberlerinde “makas atan sürücü”yü lanetler, akşam sofrasında kendi makas hikâyemizi anlatırız.
Çıkış Yolu: Hikâyeyi Değiştirmek
Peki bu kader mi? Değil. Başka toplumlar benzer dönüşümleri yaşadı. Amerika’da alkollü araç kullanmak 1970’lerde neredeyse bir erkeklik şakasıydı; on yıllar süren kampanyalar, mağdur ailelerinin görünürlüğü ve tavizsiz denetimle bugün toplumsal olarak damgalanan bir ayıba dönüştü. Avustralya, riskli sürüşün imajını cesaret göstergesinden acizlik göstergesine çeviren kampanyalarla genç sürücülerin tutumunu ölçülebilir biçimde değiştirdi. Ortak ders açık: Davranış, cezayla bastırılmadan önce anlamı değiştirilerek dönüştürülür.
Türkiye için yol haritası üç sütun üzerine kurulabilir.
Birincisi, adaletin tutarlılığı. Kuralın herkese, her zaman, istisnasız uygulandığı görülmedikçe hiçbir kampanya tutmaz. “Sildirdim” hikâyesinin imkânsız hâle gelmesi, bin kamu spotundan daha etkilidir. Meşruiyet, eşitlikten doğar.
İkincisi, anlatının dönüştürülmesi. Kamu iletişimi korku ve kan dilinden çıkıp itibar diline geçmelidir. Hedef, ihlali korkutucu değil, itibarsız kılmaktır. “Molasız geldim” diyen kişinin hayranlık yerine “arabada ailen vardı, bunu onlara nasıl yaparsın” bakışıyla karşılaştığı gün dönüşüm başlamış demektir. Bu dönüşümde toplumun görünür yüzlerine, sanatçılara, sporculara, fenomenlere özel sorumluluk düşer: İhlalle övünen ünlünün alkış yerine bedel gördüğü bir iklim kurulmalıdır. Karşı anlatı da inşa edilmelidir: Kurala uyan kişi “enayi” değil, sözünde duran ortaktır; mola veren sürücü “geç kalan” değil, herkesi sağ salim götürendir.
Üçüncüsü, erken eğitim. Okul döneminde işaret ezberleten trafik dersleri yerine, kuralın neden var olduğunu, ortak alanın ne demek olduğunu ve her ihlalin görünmez bir başkasının hayatından çalındığını anlatan bir yurttaşlık eğitimi gerekir. Kurala uymanın korkaklık değil olgunluk, açıkgözlüğün zekâ değil bencillik olduğunu içselleştirmiş bir kuşak, bu kültürü kendiliğinden gömecektir.
Sen de Bunun İçin Bir Adım Atabilirsin
Bütün bunlar devlete, kurumlara, okullara düşen görevler. Peki bize, sıradan vatandaşa hiç mi iş düşmüyor? Düşüyor ve bu adım hiçbir yasa, bütçe ya da reform gerektirmiyor. Bugünden başlayabilirsiniz.
İlk eğitim anne babadan gelir. Eğer bir ebeveyn çocuğuyla birlikte yaya olarak karşıdan karşıya geçerken trafik ışıklarına uymuyorsa o çocuk yüksek ihtimal bu eğilimde devam edecektir, ehliyetini aldıktan sonra araç kullanırken bile… Bu yüzden her yetişkin çocuklara örnek olmalı.
Birisi sosyal medyada hız kadranını paylaşıyorsa, silahlarla poz veriyorsa, makas attığı ya da herhangi bir trafik suçu işlediği görüntüyü gururla yayınlıyorsa, önünüzde iki güçlü seçenek var.
Birincisi, görmezden gelmek. Beğenmeyin, paylaşmayın, “helal olsun” demeyin. Çünkü o paylaşımın yakıtı etkileşimdir ve algoritma alkışla ilgiyi ayırt etmez; dokunduğunuz her içerik büyür, yayılır, başka bir gencin ekranına düşer ve orada “demek böyle yapınca izleniyorsun” dedirtir. O kadrana atılan her beğeni, bir sonraki hız denemesinin davetiyesidir. İhlalin bir performans olduğunu söyledik; performansın panzehiri boş salondur. Seyircisi olmayan gösteri sürmez.
İkincisi, sesinizi çıkarmak. Özellikle paylaşan kişi çevrenizden biriyse arkadaşınız, akrabanız, iş arkadaşınızsa sessizlik yetmez; açık bir tavır gerekir. “Bu yaptığının sonuçları ne olabilir, farkında mısın?” diye sormak, “Bu övünülecek bir şey değil, birinin canına mal olabilirdi” demek, o kişiye belki hayatında ilk kez alkış yerine ayna tutar. Unutmayın: Bu insanlar yıllardır aynı hikâyeyi anlatıp hep aynı hayranlığı gördüler. Normu kıran şey, ilk kez birinin “hayır, bu yanlış” demesidir. Bir kişinin açık itirazı, on kişinin sessiz onayını bozar; çünkü o yorumu okuyan diğerleri de artık alkışlamadan önce bir kez daha düşünür.
Hangi yolu seçeceğiniz bağlama göre değişebilir: Tanımadığınız birinin viral videosunu büyütmemek için sessiz kalıp içeriği platforma bildirmek çoğu zaman en doğrusudur; kendi çevrenizdeki birine ise sesinizi duyurmak daha etkilidir, çünkü insanları en çok değiştiren şey, değer verdikleri kişilerin gözündeki hayal kırıklığıdır. Ama her iki yolun da ortak bir kuralı var: Asla alkışlamayın. Milyonlarca insan bu sessiz sözleşmeye katılsa, hiçbir kampanyanın başaramayacağı şey kendiliğinden olur.. ihlal, izleyicisini kaybeder.
“Molasız geldim”, “cezayı sildirdim”, “yakalanmadan yırttım” cümleleri bir gün bu ülkede sessizlikle karşılandığında; anlatan kişi övgü değil mahcubiyet hissettiğinde, yalnızca trafiği değil, birbirimize olan güvenimizi de onarmaya başlamış olacağız. Ve bu dönüşüm, büyük bir reform beklemeden bugün başlayabilir: bazen atılmayan bir beğenide, bazen de cesaretle sorulan tek bir soruda “Bu yaptığının sonuçlarının farkında mısın?” Çünkü ülkeler yasalarla yönetilir; ama toplumlar, hikâyeleriyle şekillenir.
Ve bizim artık yeni bir hikâyeye ihtiyacımız var: Kuralı çiğnenen değil, sözü tutulan bir ülkenin hikâyesine….
Daha yaşanabilir bir Türkiye hayaliyle…
Yiğit Dedeoğlu
